18 Mart 2012 Pazar

Bir Islık Iskaladı Ruhumu... ( Hikaye Denemesi)

Bir ıslık ıskaladı ruhumu… 



Geceler çaldı benden onurumu…



Gözyaşlarım ruhunun camına vururken ey aşk kızı… 



Geçmişle gelecek arasında yazıldı bu amansız sızı… 







Bulutların arasından başını kaldırıp yeryüzünü selamlamaya hazırlanıyordu güneş… Sokaklara sabahın ayakları değiyordu, kaldırımlarda gecenin ıslaklığı güneşle buluşuyordu..



Serçeler korosu yerini almaya başlıyordu ağaç sahnelerinde… Kısa ve tatlı kuş ıslıkları dalgalanıyordu sokağın içinde , mor menekşelerin kokusuyla birlikte ıslıklar ahenk katıyordu sokağın içine… 







Bu sokakta neler yaşanmamıştı ki… Düğünler ölümler bayramlar , ve her evde ciltlere sığmayacak hayatlar , acılar ve umutlar saklıydı sanki evler bir kitabın kapakları ve içindeki eşyalar sayfaları gibiydi , insanlar ise o hayatın koşturan harfleri.. cümle olma çabasında yaşama telaşesinde hayatın ucundan tutunma çabasında idi..







Evlerde insanlar gibiydi , sokağın başındaki şu beyaz boyalı ev sokağın dedesi niteliğinde idi , Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyordu , cumbasında her zaman mahallenin yaşlısı Nazif Dayı oturur , yanında marpucunu elinden düşürmediği , nargilesi ve anıları vardı yudumladığı , pencereden geçmiş zamana yaşanan hatıralara gözlerinden yollar gidiyor ve dilinden hey gidi zamanlarla başlayan türküler… 







Nurlu sakallarından , ve gülen yüzünden Nurşani’li sözler dökülüyor , kısık ve nağmeli..







“ Gün akşama döndü gülüm , Bir Selam Sal Sabah Olsun…



Gökte bulut yandı gülüm , Bir Selam Sal Sabah Olsun…



Bir Selam Sal Güneş Doğsun..”







Beklentileri olurdu insanların , zamanın asla tükemediği bir şeydi beklentiler, hayat bir yolsa bu yolda hep beklenirdi bir şeyler… 







Akşam olur kapılar örtülürdü , sonra umutlar uyutulurdu gözlerde.. Normal bir ironinin içinde bu mahallenin en acaip dairesinde kapalı perdeler arkasında bir kız üşürdü..







Issız cümleler üşürdü içinde , ver kar düşerdi düşüncelerine , saçlar ormanında beyaza dönerdi bütün siyah umutlar.. 







Yalnızlık düşerdi arasıra ruhunun kıvrımlarına , yalnızlığı ile baş başa yemekler koyardı sofrasına , sonracıyla yutkunup boş sandalyelerde gözlerini gezdirirdi , duvarların arasında kaybolmuştu , duvarlar vardı. Acının ve öfkenin ve kötü bir dünyanın içinden kaçıpta saklandığı zindana benzeyen duvarlar , kapalı kapılar ardına saklıyordu dünyasını , her şeyi bir muamma ve her şeyi bir gizem olarak büyütüyordu içinde… 







Buğulu gözlerinde hasret yudumlardı , sanki bu mahalleye yabancı , kendi yüreğinde gezinen bir insandı… 







İsmi acıya ve aşka ve umuda eş , Sinha idi… 



Güneşin perdelere inat içeri sızma çabaları arasında, bulutları andıran mavi çarşaflı yatağında, ilk sızan ışıkların öpücükleri ile uykusunun en derin yerinde sabahın ağır tahriğine maruz kalarak kıvranmaya başladı… Saçları yatağın üzerine dağılmış, geceliği bacaklarından sıyrılmış… alnına yağmur damlaları gibi terler yağmıştı…



Beklide bir kabusun içinden çıkıyordu… beklide heyecanlı bir sevişmenin rüyasından uyanmak istemezcesine gözlerini kapatıyordu sımsıkıya kim bilirdi.. Geçmişle geleceğin arasında ezilmişcesine bir yorgunlukla gözlerini aralamaya çalışıyor , ama gözleri sözlerini dinlemiyormuşcasına bu dünyaya hiç göz açmak istemez gibi , kapanıyordu… 



Hafifce doğruldu yatağın içinde , ellerini yüzüne kapadı , gözlerini ovuşturdu… sonra ayaklarını yatağının kenarından uzatarak… Geleceğin adının acı olduğunu hissettiği her güne uyandığı gibi uyandı… içinde gene bir sızı vardı… 



Kim bilir belki de her zaman ki gibi bu sızının adı YALNIZLIK’tı… 



İpeksi geceliğin içinde ipeksi adımlar atan bir ceylan gibi… balkona doğru yürüdü , kendini mutlu ettiği tek yere… çiçeklerine ve saksılara mahkum olmuş güzel kokulu güllere doğru yürüdü… O Yürüdü gül kokusuda onunla beraber yürüdü… 



O Yürüdü menekşeler , bütün umutlarını açtılar , o yürüdü baharlar yürüdü… 



Kalktığından beri ilk defa yüzüne bir tebessüm konmuştu… Esnedi , meltem rüzgarların esişi gibi… gerildi ve bütün gerginliğini üstünden atarcasına… Cam Balkonun penceresini açtı…



Güneş ve soğuk hava okşadı yanağını , bütün tenine doldu o soğuk mutluluk… Sıcacık oldu birden içi… Yeni bir sabahın umuduyla… 



Balkondan mutfağa doğru yürüdü , ocağa emektar çaydanlığı yerleştirdi , ve kibriti tutuşturdu.. durdu düştü ne acılar demlemişti bu çaydanlıkta , nice şekerler katmıştı.. bardağına .. 



Çaydanlık ve bardağın ilişkisini kendisine benzetti , hayat ona acılar dolduruypor, oda bu acıların içine şekerler katarak mutlu olmaya çalışıyordu. Böyle demişti kendine , sonra güldü birden kahkaha ile kendi kendine…



“ Deliriyorsun … “ dedi kendine defalarca belki de… “ Deliriyorsun … Deliriyorsun… Deliriyorsun ..” 



Kitapların yanına konuşlanmış Eski Model Rus Radyo’sunun kulağını kıvırdı… onunda çok acaip bir hikayesi vardı.. o hikaye bir flim şeridi gibi aklının ucundan geçti… ama o hikayeyi radyodan çalınan müzik bozdu…



“Karanlıklar içinden şafakla gel günle gel

Kan va barut içinden dirençle gel kinle gel

Gel gülüm gel..

Gel ki geceler çatlasın..

Gel ki Şafaklar Tutuşsun..”



İçinden bir şeyler çağırıyordu bu müzik sanki , kapılıp gitmişti müziğin sözlerine … kendiyle kavga ediyordu.. belli oluyordu…. Bir kaçtığı ben varken birde dünyanın ona dayattığı bir ben vardı…



Bu hissetti ve içi acıdı biraz daha ..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder