22 Nisan 2012 Pazar

Upload Edilmiş Gözyaşı..!


Vurgun saatlerinde, cepkenlere gitmez oldu eller…
Zaman saatinde akrep ve yelkovan, zamandan kazanmaya çalışanları zehirler.
 
Zaman öylesine bir öğretmendir ki, dünya kara tahtasına, mutlaka ölüm yazısının yazılacağını en birinci olarak, yaşam sırasında olan biz insanlara verir.
 
Zaman dilimi içinde erimekte insan, sıcacık bir çay bardağına katılan, iki küp şeker misali  karışıp, katışarak hayatın içinde eriyen, kendi hayatını değil de, hayatın hayatını ve dayattıklarını, yaşayan insan…
 
Varlığını ya da varlığının sebebinin kavramak yerine. ? Kendince uçsuz bucaksız olan bir dünyada varlığa esir, varlıksızlaşan insanlar maddeye önem vermeleriyle, bitkisel hayata ya da makinelere bağlı olarak yaşam mücadelesi veren, robotik ve robotlaşmış düşüncelerle, otomatikleşen hisler ve duygular zincirinde bocalamaktadır.
 
Robotlaşmak evet kavram bu.?
 
Tam yerine oturan bir kavram , kablolar , elektronik ve mekanik bütün devreleri ile , insan kapalı devre misali hayatını çizgisel bir dünya döngüsüne benzer bir döngüde yaşamaya hayli bir alıştı, gündelik bütün faaliyetlerimiz ve faaliyet alanlarımız tamamıyla teknolojinin, örümcek ağına düşmüş bir halde.!
 
Teknoloji zararlı, ya da faydalı konum bu değil. İfade etmek istediğim vurgulamaya çalıştığım ve çabaladığım şey hepinizin görmesini istediğim bir nokta. Teknolojinin getirdiği rahatlık ve kolaylıklar bizi işin içinden çıkılmayacak bir kaos’un ortasına sürüklüyor.
 
Nedir bu kaos ya da buhran farkında mıyız ?  yada ne kadar düşünüyoruz ?
 
Geçenlerde bir video sitelerinden birinde, izlenme rekorları kıran, çocukla teknolojinin savaşını hepiniz seyretmemişsinizdir ama mutlaka görenlerinizde olmuştur, küçük bir kız çocuğu bir bilgisayar oyununu geçemediği için hırsa kapılması, seni yeneceğim diye ağlaması, herkesi güldürdü deli bu çocuk dediler, belkide.
 
Ama şahsım adına bizim bir deli olduğumuzu, gençliğimizin teknoloji ile savaşını göremediğimizi, zindanlar ve mahzenler devrinin kalkıp kara kutulara, ve pixselleri artırılmış, camlara ve görüntülere, eğlence ve oyun diye yutturulan safsatalara teslim edişimiz ve bunada gülüşümüz şahsım adına, bir deliliktir. ‘’ Ağlanacak hale gülmek.’’ Belkide işte budur.
 
Ne zaman ki biz, bizi kaybettik çocuklarımızıda kaybetmedik mi ?  Babasının yanında ayak uzatmayan, o konuşurken konuşmayan, bir serçe yavrusu gibi baba ve anne’nin gagasından düşecek söze pür dikkat kesilmiş çocukların yerini, annesini kesip buzdolabına saklayan, babasını tekmeleyip sokağa atan,öğretmenini köşe başında şişleyen, çocuklar almadı mı?
 
O çocuklar mı başkaydı, bu çocuklarmı başka?
O anneler, babalar mı başkaydı? Bugün ki anne ve babalar mı başka ?
 
 
 
Fikir Sehpasın’dan -Artakalanlar-
Ve artakalanlar... Artırılmış teknoloji artırılmış imkan Selam sana selamsızda oturan insan Acaba ne olur ki... Sana dokunmayan yılana sen dokunsan..
Anlamsız şehirler.. Basma kalıp mahalleler.. ve artakalan.. İnsana benzemeyen hayvansı haller..
Robot icat etme peşinde Robotlaşanlar... Ve Daha iyi bir yaşam endişesinde.. Ölüme koşanlar...

Teknolojik bir savaş var….
Elektroniğe karşı, elektiriğe  karşı…
Savaş oyunları ile büyüyenler…
Nasıl getirebilirler ki bu dünyaya barışı ….?
 
 
Not: Gerekli Video yu bu adresten izleyebilirsiniz..
Yazı toplam 575 kez okundu.

Sessiz Sorular

Susuyorum, cümlelerim artık yetmiyor bana..  Gözlerimde,bulgur bulgur yaşlar akıyor inceden, yürek yangınımı söndürmek şöyle dursun alevleniyorum, her damlasında gözyaşlarımın…!
 
Bir gülün perçeminde kelepçeler var. Ağlayan yarların en kutlusu sevgililerin en yücesinin yüceldiği ve yükseldiği yer..? Ağlıyor, kan damlıyor başkalarınca sadece betonarme olan ama benim için bir can taşıyan, nadide bir gül kan damlatıyor yapraklarından…..
 
Kuşlar kanat çırpıp vaveyla etmede, insanlık seyretmede, bir gül’ün yapraklarını yoluyor, kırılası eller ve kör olasıca denemeyecek kör gözle,  insanlığa insafsızlıkla saldıran işgalciler..
 
Bunların zalim  olduklarında şüphemiz asla olmadı, olmayacaktırda. İçimi acıtan zalim’in zülmünün dışında beni inciten ve üzen olay: Gündemi meşgul eden olaylara verilen değerler KARABULUT’un kendisini göremeyen medyanın, flaşları ve bakışlarının çevrildiği noktalar…
 
İfadelerin istifade edilemeyecek kadar sessizleşmesi, donuklaşması ve durgunlaşması acaba neden? Düşünmemiz gerekmiyor mu, bahçemize dadanan kargaların ve saksağanların beline kazma vurmadıkça, belimize, dalımıza ve gülümüze dadandığını bile bile suskunluğumuz neden?
 
Arzın ırzına yeltenen, ahlaksız adamların adımlarına karşı, bizim ayaklarımızı uzatıp rahatca izleyen bedenimiz huzurlu mu? Ruhunuz, hangi guruha kaydı, gözlerimiz hangi karanlık ışıltılarda, yalancı yakamozlarla oyalanmaktadır? Aşina olduklarımız, aşiyanımıza kastederken hangi soluncansı hayaller peşinde eşinmekteyiz?
Hayalleri olması için bir milletin, bir inancın, ‘’HAYA’’sı olmalı değil mi ? Mescid-i aksa bir HAYA(T) değilmi? Ne çabuk öldürdünüz, haya’yı ve hayatı..?
Kâr etme peşindeliğiniz, ar etmelerinize mi engel acaba? Neden bu kadar, havadan sudan yaşantılar içindesiniz? Ahfeş’in keçisi gibi baş sallamaya bu kadar mı çok alıştı başlarınız?
 
Hani incinirdi, yüreklerimiz, güle yel değmesine bile tahammül edemezdik..!
Nedir bu insafsız sessizlik...!
Kara kara çizmelerle çiğnenen sizin yüreğiniz değil mi?  İdeoloji ve inançlarını öne sürüp, haince seni katleden, kadınına, çocuğuna, el uzatılan aileler sizin aileniz değil mi? Mescid-i Aksa sizin çocuğunuz değil mi?
Size verilmiş emanet değil mi?

MESCİD-i AKSA ve FİLİSTİN’E



 
İhanet sofrasında kemik ve kan kokusu..
Bu bitmeyen uyku savaş uykusu

Hayat merdivenlerinin köşeleri ve kuytusu
Ab-ı Hayat ırmağından bir yudum barışa su..

Minik ellerini yüzüne kapayıp ağlayanların korkusu
Hafif hafif ıslatırken yanaklarını gözlerinden akan su

Gökyüzünden,gelir bombalarla bu sinsi pusu
Akar göklerden sağnak sağnak mermi,su..

Parçalanmış ayaklar,kopmuş başlar ve kurumuş dudaklara..
Bir yudum dua..su..

Kalk ey insanım silkin ve doğrul.. Yüksel doruklara...
Dirilsin sende fecr-i sadık.. Bitsin seninle gaflet uykusu..

Kuş Bakışı


Sadece bir kuş olmak geçiyor içimden, hayallerimin gökyüzünde, çırpınmalı diyorum kanatlarım, kanatlarım öylesine güçlü olmalı ki çırpmalıyım sürekli durmadan konmadan maviliklerin içinde kanatlanmalıyım?
 
Gagasında sevimli gülüşü, yükseklerde uçuşunda yüksek kibri ve kendini beğenmişliği taşımadan, uçmalı ve kan deryası olmuş her yere bir tutam zeytin dalı götürüp barışa vesile bir yudum katkım olmalı…!
 
Kargalar gülümseyip dalga geçse de, senin ki ufak bir kanat çırpması, beceremezsin yapamazsınlar ile minicik kalbimi karartmaya çalışsalarda. Bütün kararmış karga fikirli “gak gak” ve “lak lak” abidelerine inat en güzel şakıyışlar ve şarkılarla uçmalıyım…
 
Bir kuş olmalı, Mimar Sinan’ın yaptığı minarelere konmalı, meydanlara inmeli ve uçuşumla konuşumla, ötüşümle, insani yüzlere gülücükler vermeliyim?
 
Ayasofya’ya konmak için, izin mi istemeliyim?  Beyazıt Meydanında Polis’lerden jop yer miyim?
 
Acaba Rahman ve Rahim olanın bana vermiş olduğu, beyinle dalga geçip “Kuş Beyinli, Örümcek Kafalı” deyişlerine karşı, sabır edebilir miyim?
 
Hangi kafese koymak istiyorlar beni? Neden tüylerimi yolmak istiyorlar ki?
Bilmiyorlar mı? Bir damla gözyaşı akıtsam ölürüm, ufak bir saçmanın, değişinde kalpcağızım duru verir…
Neden saçma sebeplerle, benliğimi delik deşik ederler ki? 
 
Gökyüzünde de kamusal alanlar var mıdır? Büyük yerlerden gelen emirler, tüküren ağızlardan “Emir büyük yerden” diye yüzlerimizi kirletir mi? İnsafsızca tartaklanır mıyız?
Sonra öz vatanında garip olup öz vatanında pary(ç)alanır mıyız? Hep içli içli ağlar, şen gülüşleri, ıhlamurların çiçek açma zamanına mı bağlarız? Sahi olur mu bunlar bize de yaparlar mı ?
 
Söyle bana ey toprak kokulu insan?  Söyle bana yeryüzünün halifesi, yaratılmışların en şereflisi gökyüzünün maviliğinden, gördüklerimi bana da yaparlar mı ?
 
Dokunuyor bana biliyor musun? Senin gibi şerefli ve ahlaklık bir varlığa, benim adımı kullanarak hakaret etmeleri, kuş olmaktanda uçmaktanda, hayatımın sonsuzluğu olan şu gökyüzünde şen ötüşler taşımaktanda nefret eder oldum!
 
Bazen şu devekuşu’na imrenmiyor değilim. Başımı toprağa gömsem ve görmesem diyorum kendi kendime, ama gözlerin görmesine hacet yok, çünkü yürekçiğim çok ince bir sızı taşıyor!
 
Siz Vareden’in varlık binasının tuğlaları, siz mesuliyet yüklenememiş, dağlardan daha engin insanlar...
 
Bizim kanatlarımız varsa, sizin kanaatlarınız var, duygularınız, sevgi ve aşkla dönen kalpleriniz, zalime karşı kullanabileceğiniz, elleriniz, haksızlığa karşı susmayacak dilleriniz var!
Neden susuyorsunuz, neden nefessizce seyrediyorsunuz? Neden benim yüreğimi, gözyaşı sellerinde boğuyorsunuz?
 
Ben kuş beyniyle bunları söylerken, siz o kutlu dimağınızdan, neden derin bir düşünce iklimi var etmiyor, neden dalına konabileceğim gülleri kurutuyorsunuz, neden aşkıma mani oluyorsunuz?
 
Güller’in ve gönüllerin efendisi kızmaz mı size?  Ümmetinin, imanın en zayıf raddesinde buğz’un buz dağlarında soğuklaşmış imanlarına üzülmez mi?
 
 
Kuş’um ben, minik narin ve zarif..
İnsan’sın sen, düşününce arif…
Hala’da insafsızca taşlamada taif…
Bu bir sitemdir, ince mukabilince naif..?
 
Bir kuş’un kanadından nağmeler düştü bu sefer “beyaz gönüle” sevinin, dağlar taşlar, kainat, kuşlar bile insan için gözyaşı dökmede..?
 
Hani gökkuşağı gökyüzünü renklendirir, rengarenk eder ya…!
Gözyaşları ile, gönüllerimiz renklenmede…! 

Televizyon...!

Geçenki yazımızda bir merhaba demiş, harflerle başlamıştık yazılarımıza, bu yazımda ise sizleri çok sevdiğim, öyle pek kalabalıkları ve kabalıkları sevmez içimde gezer, bir hayal insanı, bir düşünce adamını, tanıtacağım kendisi pek nazlıdır, biraz ağır sözlü biraz ince sazlı bam teline vurup gam tellerini çağrıştıran bir ozan, bazen dilinin nazendeliğini bozup, kelb’e kelb demekten çekinmeyen,  tahir bir insandır..
-Yahu sabırlanma bir dakika girizgah yapıyoruz şurada..!  neyse dayak yemeden verelim kalemi eline kendi dilinden ve yüreğinden tanıyalım..
 
Öh Öh..! yahu bu adam ne çok konuşuyor bir türlü söz düşmeyecek sandım pek yağlı ballı sözler etmeyide sever, ama açmayıversin ağzını bir susayım demez..
 
Neyse ki kalemi elimize alabildik, efendim yahu her kalemi eline alan, yada koltuğa oturan bu efendim kelimesini diline mi doluyor ne ?
Neyse bendeniz Sabri Sabır, benim efendim tek, sevgililer sevgilisi, Peygamberi Zişan’dır. Pek ağa paşa anlamam, hürmet ve saygısız sanmayın… Büyüklerin ellerinden güççüklerin gözlerinden öpmesinide bilirim..
Annah lafı ne uzatmışım yahu, neyse geçelim bugun ki mevzu ve bahsimize …
 
Geçenlerde bir belediye otobüsüne bini vereyim dedim .. Bindim de, artık hayatta herşey kart, (kartlaştık yahu ..) neyse öttürdük, (bizi öttürtüyorlar hep, yakında horozlar vazife bırakır..) bindim daha iki koltuk boyu ilerlemedim, kulağıma fısıltılar düşmeye başladı (kulağımda pek tekin değil, sağa sola pek dadanıveriyor.. ) İki kadıncağız diyemiyorum, çünkü biraz canavarlaşmışlar, oturdukları ve  kalkamadıkları kesin çünkü, günlük programları aşşağıdaki gibi :
-Gızzzz naciye ! sabah Ece Erken’le erkenden kalktım, ay bi görecen nasıl oynayı veriyorlar, sonra hani şu evlendirme programında bugun kimler vardı bi bilsen, hani ordaki necla varya bugun iki tane talibi geldi oda pek nazlandı, gene evde kalacak, turşu olasıca  bizim evdeki herifleri görseler, oraya gelen beyleri dantel örüp vitrine koyarlar beee..!  diye konuşmalar senkronize bir dedikodu halinde devam ederken  çok laf dinlememek lazım diye geçiverdim az ileriye ..
 
Neyse dedim Sabri Sabır, sık dişini, kırma çarkları dişlileri, biraz daha ilerleyiverdim, bu kulak öylesine delik ki, kırk karıncanın, kararınca yürümediğini, farkediveriyor, derken iki genç bayancık, sanırsam yurdum genci değiller, yahu söyleyi verin ne diyorlardı onlara cank cunk mu pank punk mu ne ? Kendimi hiçbir …istan ülkesinde göremedim demekki dedim  kendi kendime felekistanlı bunlar, gözde bakınca kulakta duymuyor değil, duyduklarım ise beni sizi şişerecek cinsten ..? ne mi konuşuyordular dinleyin ..
 
Kusura bakmayın, ağız eğimin açısını veremiyorum, yeni pisagorlar ve hipotenüsler geometri ye iltihak  edince belki ağızlarının eğim açısını verebileceğim. Eş kenar desem  değil, çok kenarlı bir rahatlıkla  ağzını açıverdi, şakıyı verdi şaşkın bülbül..
-       Kanki  ya tv izliodum, (izliyordum.. harf yemeyi pek severler, kelime açları ..) şu yakışıklı popçu çocuk varya, onun sevgilisi bilmem şurda beraber el ele gezerken papparazi ( bu razi papa da maşallah kilisede durmuyor , hep artistlerin peşinde ) ( git ekmek şarap keyfine bak arkadaşım ..) görünmüşler, kız senden bile çirkin ya o çocuk ona nasıl değer verio ...mukabilinde, bir laklaktır almış gidiyorken adımlarım ordan geçmeye başladı, yahu Sabri dedim kendi kendime, boşuna soy adın Sabır değil, sabır et bakalım, Sabri sabır ede ede arkaya  doğru ilerleye dursun canlar ..
 
Siz okuyanlarda biraz beri gelin.. hele.. geriden geriden bakmayın yazılanlara, basit bir dil benimkisi belkide sade, kahve kültürü değil, köy kültürü, bizim köyde ‘’ darı’ya darı, karıya karı, sarıya sarı, karaya kara ‘’ derler . öyle lafı pek eveleyip gevelemezler .. söyleneceği söylerler . İşkembe-i kübra’dan değil, mahkeme-i kübradan konuşurlar, bazende, dillerinde ahları vahları, biraz kırık ve kıvrık dökülür idare ediverin artık…
Bizim Sabri Sabır koca otobüste oturacak bir yer bulmuştur zahir kendine …
 
Ulen veled, sende 3 G mi taktın ne her hareketimi söyleyiveriyorsun, insan esnemekten gözlerini ovuşturmaktan çekiniyor ağzın pek yayvan, herşey öyle ulu orta edili verir mi.. ?
Oturdum oturmasına emme, gelde bana sor, yürümeye çekindim evvelin, arkada parkalarını omuzlarına düşürmüş, kara kara giyinmiş okul talabeleri, ellerinde bir tesbih külhanbeyi değil, (külhanbeyi efendi bir kültür insanıdır zahir biraz ben gibidir.. (kendimi övmektende pek geri durmam hani..)  beylik desen işlemez, adamlar Adolf Hitler almanyasından kaçmış, demicem, Nalkapan nereliydi, nalkaponmuydu ne  he o, gençlerimizde bir nalı kırıklık merakıdır, keskin bakışlar, sanki Edip Akbayram’a inat Eşkıya  dünya’ya hükümdar (olmaz) oldu, türküsünü dile getiriyorlar, birisi Polat’ın kafa kesişini bir Mematinin, silah atışını biri asmayı biri kesmeyi  anlatırken, o şekle bürünmüş (ali kıran başkesen, yan bakan var mı ulen ..) gibicesinden kendi hallerinde sohbet ediyorlardı (sohbet  mi orasını siz düşünün..? )
Vesaire vesaire uzun uzadıya her koltuğu anlatmaya kalksak burda  kağıt israfı etmiş olacağız, bilmem anlayabildiniz mi bir  otobüs dolusu insan, aynı yolda iken farklı dünyalarda hareket ediyorlardı, ve televizyon denen bir kara kutunun karşısından kalktıkdan sonra içinden ve ekrandan kopamamışlardıyı anlatmak istedim  bilmem anladınız mı, gerçi şimdi anlamazsınız İbrahim TATLI’sesce sorayım
Du Yıı Andırstand Miii ? Tey Tey Tey 
Verelim şu kel keleş keltoroş oğlancağıza kalemi, illada tutturdu, televizyonla ilgili bir şiir yazacağım diye… şimdilik bendenize müsaade, çekileyim, ağaç altına, başıma kabak mı düşer, ceviz mi bilinmez ama, bu durmuş kafalara bir şey düşmeşse diğerki sefere, bastonumla geleceğim..
Hepiniz sarı öküzün,  sütü gibi ak ve pak kalasınız..
 
Hele şükür, Sabri Sabır’dan kalemi alabildim yahu neyse fazla söze hacet yok.. 
Sizi Şiirimle Başbaşa Bırakayım..Sorularıma Cevaplar Bekliyorum..
 
Safi Duygularımı Döküyorum Dünya Çöplüğünün sahasına..
Ve Kendimi Yatırıyorum Narkozla Beraber Hayat masasına...! Ve Soruyorum Bütün Dostlarıma..!

Hangi hain korsan denizci çaldı hayat hazinesini?

Hangi Aciz Yürek Tüketmedi şu dünya için boşa nefesini...?

Hangi Masal Perisi Hikayesi Büyüttü Çocuklarımızı..?

Hangi ''Yüzüklerin Efendisi '' efendi yüzler verebildi insamıza...?

Hangi ''Örümcek Adam'' Zehrini Saçtı'da Bıraktı Bizi Orta'da...

Hangi ''Yalan Rüzgar'ı'' Sürdü Dizi Dizi Gökyüzümüzden Bulutları..

Hangi ''Kavak Yelleri'' 'nde Yitirdik Umutlarımızı...

Hangi '' Yaprak Dökümü '' Söktü Kökünden Edep İsimli Ulu Çınarımızı..!

Hangi Vadide Kurtlar Kuzuları Yedide ÖMER'lerimiz Ömürlerini Çürüte Çürüte İzledi...!

Hangi Filmin Hangi Seneryosunda Bulduk Kendimizi...? Hayatımız Kaç Bölümlü Dizi..Farkında Değilmisin Ölümlüsün insan, kerizi..?

Hangisi Fındık Kırdı? Kim Kiminle Kırıştırdı Hangi Yalancı Çekiçle Kırdılar... En Kırılmaz Ahlak Cevizini...?

Hep Düşünür Konuşursunuz... O Dizi'deki Kızı Polatı Halatı,Popun Starı, Kimin Miss Bilinmez Ülke Tacı...Bilmem Neyin Kralı..?

Peki Size Verilen Hayatın Bu mu Kuralı..?

Aman Diyorsunuz Değil mi Boşverin ya Olmayın Oralı...

Aaa Bakın.... Hadi Kıvırın Yeni Parçanız '' Cakkıdı Cakkıdı...''

Hani Söz Vermiştiniz... Nerde Elestu Bi Rabbikum Sualine Verdiğiniz '' BELA'' Paktı...!

Nerede Akabe'de Ettiğiniz Yeminler Rasule... Nerde Akabe Biyatı...

Hangi Duygusal Dizilerde Boşa Akıttınız Gözyaşınızı'da...

Kurudu Gözyaşlarınızın Pınarı... Okudunuz'da Kaçınızın Gözünden Yaş Aktı...?

Her Gününüzde Bir Film Her Gününüzde Bir Dizi...
Peki Ne Kadar Anıyoruz, Rahman ve Rahim Olan, Sahibimizi ?
 
Not: Sabri Sabır, Tamamiyle bir hayal kahramanı olup kendi içimdeki açılım ve açık oturumları değerlendirdiğim, yaşını henüz bilmediğim kendine sorunca, ‘’her sene değişiyor’’ diye cevap aldığım, muzip ve içli bir Kukla’dır.

Fikir Sehpasında ; HARFLER


Fikir sehpasında asılı duran, harfler bir bir intihara ve infilaka yürümek üzeredirler..
Yürüyebilirler mi ? Tek başlarına bir şey ifade edebilirler mi ? sorularımı kendim cevaplamak istesem de cevabını sizlere bırakmak ve düşünmenizi, düşünce ikliminde soluklanmanızı ve ferah bir nefes soluyacağınızı hayal ederek, beyninizin ciğerlerine bırakıyorum bu zevki.. !
 
Merhaba; demek taze bir sevinci sergilemek, ve kalıplaşmış cümlelerle sizin aranızda bulunmaktan, şereftar olmak kelimelerini yazmam gerektiğin bilsem de .. Onca insanın, yükü vebali  olduğu kadar, harflerin, ve o harflerin, oluşturduğu kelimelerin ve cümlelerin, sırtıma yüklediği yükle eziliyor dilim, omuzlarım çöküyor, yutkunuyorum acaba taşıyabilirimin kaygısında, okumanın yazmaktan daha büyük bir şeref olduğunu bilerek ..
 
Cebrail(A.s) ‘in kanadında, gelen o ulvi ayete ‘’OKU’’ emrine muhatap olanlara selam olsun…
İlk ayete, ilk ayet olduğu kadar, ilk sünnet olduğunu idrakle okuyanlara selam olsun..
 
Burada kelimeler, donar, ses üşür ve harfler inzivaya çekilir, kağıt kalemin altından kaçmaya çalışır, çünkü ifadesi öyle zor, ve hiçbir ifadenin tamamlayamayacağı bir yönü gösterir.. Gönül şehirleri, amansız bir depremle sarsılmalı ve titremelidir…
Her harf öylesine okşanmalıdır ki, bir çocuğun başını okşarcasına, bir gülü koklarcasına ve dağlarda ki, o taşlar arasında tüten bir kekiğin, çıldırtıcı kokusunu içine çekercesine, hem boğazlarını yakmalı, hemde içini ferahlatıcı bir şekilde koklanmalıdır. Çünkü sevgi bir dengedir, sevgi bir ahenk ve sevgi bütün renklerin aynı potada eridiği ana renktir.
 
O şekilde bir kucak açtığınız zaman, Alemlerin Sevgilisi, Sevginin ve Şefkatin Peygamber’ini (S.A.V) Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin'le oynaşırken, izlermiş gibi bir hisse sürüklemeye başlayacak sizi, harfler kucağınıza kurulacak, şefkatli bir elle onu okşayacaksınız, sırtınıza çıkacak, haylazlaşacak saçınızı çekecek, belkide biraz canınız yanacak benim gibi ama cennet çiçeği, cennet gülü gördüğümüz, günahsızlığın ve temizliğin, kokusunu içimize çekmenin huzurunu yaşayacağız..
 
Harfler; benim çocuğum, haylaz ve isyankar, itaatkar ve naatkâr..
Harfler; benim açlığım, benim tokluğum ve yoktan var edene sunduğum
Harfler; silahım, kurşunum, gülüm ve şefkat elim..
Harfler; sevdalandığım, sevgiyi taçlandırdığım, zulme karşı haykırdığım
Harfler; yirmi sekiz ve yirmi dokuz harften oluşan alfabemin incileri
Ben otuzuncu yada yirmi dokuzuncu harfi arıyorum; öyle bir harf ki bu kalemin yazmadığı kağıdın, beyazlığına ve berraklığına alamadığı, soyutluğun ve sonsuzluğun harfi..
 
Ve başlar yere düşer, sine çırpınır, ve bir haykırış .. En kutlu üç harf yan yana durur..
Ve herkes ayakta…!
(A)llah’ım  (Ş)ükür  (K)avuşturduklarına…!

Doğrultmak için doğ

Başlangıçlar sona aittir ve sonlar başlangıca…!
Ve yüklenmişti özlemi bir karınca..!

Özlem ki herkesin kalbi ağırlığınca
Cebel-i nurda rastladım bir kırlangıca…
Kanadını kalbine basmış, özlemi gözlerinden yaşa karışmış..
Beklemektedir…!
Save kurumayı
Mecusilerin ateşi sönmeyi..
Kisra’nın sütunları yere çivilenmeyi
Bir çocuk diri diri gömülmekten kurtulmayı beklemektedir.

Beklemektedir, karanlık aydınlığını kucaklamak için..
Beklemektedir Hıra, seninle hasbıhal etmek için..
Ciğer pişirmek için aşkından Ebubekir beklemektedir..
Kılıcını adaletle bilemek için Ömer beklemektedir…
Yatağına uzanıp canından geçmek için Ali beklemektedir.
Ezan okumak için Bilal, beklemektedir.

Hatice bütün azmi ve inancıyla
Ayşe sevgisi iffeti ve aşkıyla..
Fatıma kalbinde ki yangınla koşturmak için
Beklemektedir.

Mekke sahibini beklemektedir.
Medine devletin olmak için süslenmektedir.
Kudüs yükselişine şahitlik için ayaklarını beklemektedir..
Sevr’de bir yılan..
Medine’de bir hurma kütüğü…
Gökte bulut..
Taif’te tarifsiz acı vereceğini bilen bir taş
Uhud’da senden ayrılacağı için üzülen bir diş..
Beklemektedir..!

Yerde toprak, çölde bir aslan avcısı
Zenci bir köle, esmer bir kız çocuğu…
Ebu Hureyre, kucağında bir kediyle…
Ebu Eyyüb evinde misafir edecek olmanın sevinciyle..
Beklemektedir.

İstanbul’u fetih etmek için Fatih Sultan
Emanetlerini korumak için Yavuz Selim han
İsmini yüceltmek için Kanuni Sultan Süleyman
Beklemektedir..


Buzlar ülkesinde , beyaz sakalını dünyaya bağlayan bir Tolstoy beklemektedir.
Bulantılar içinde, ruhunu sallayan Sartre seni beklemektedir.
Yalnızlığı kendine sarıp, sensiz yanmışlığı yaşar Kafka..!
Senin ayağındaki tozu özler Mevlana…!
Senin için koyar başını dergahın kapısına Yunus..!

Dağlar yürümek için ardından,
Okyanuslar bütün dinginliği ile karışmadan…
Beklemektedir..!

Filistin’de kurşunlara merhaba diyerek uyanan..!
Çeçenistan’da , kurşunları kalbine süs yapmış bir adam..!
Afganistan’da  Seyyid Muhammed..!
Türkiye’de Ahmet..!
Seni beklemektedir, yeniden medeniyet olmak için İslam..!
Seni beklemektedir keşiş, haham ve imam..!
Seni beklemektedir kalplerden uzağa düşmüş iman..!

Sen ki en kutlu doğan…!
Sen ki şefkatli, merhametli ve emin olan..!
Ölmüş, öldürülmüş gönüllerimize doğ…
İçimizdeki, ateşleri söndür, içimizdeki saveleri kurut…
İçimizde kurulmuş bencillik saraylarını yerden yere vur..

Gel ki gurur ve kibirle  kirlenmiş yüreklerimize, inci bakışlarındaki ışıltı nüfuz etsin…
Gel ki zalime buğuzsuzlaşmış dillerimiz, buğz edebilsin..!

Yüzsüzleşmiş yüreklerimize yeniden doğ..!
Ve gene zulmeti, şefkatinle boğ…

Gönüllerimizin ufkunda zuhura yeltenen örümceklere inat… !
İçimizde çiçeklensin Server-i Kainat..!
Sen ki, garibe, mazluma kol kanat…
Sen ki gül-i katmer…!
Sen ki nur-i kamer..!
Sen ki ümmeti için gözyaşı döken peygamber..!

Cevher’dir özüm , Mücevhercedir sözüm..!
Sen kainatın incisi..!
Sen insanlığın birincisi..!
Sen terbiye edenin en sevdiği mürebbisi..
Baharın müjdesi , suyun katresi aşkın adresi..!
Ey Rabbin sevgilisi..!

Bütün kırık dökük harabelere dönmüş kalplerimize her defasında yeniden doğ…!
Konferans salonlarında, konser sahnelerinde, ellerimde alkışlarla değil, gözlerimde yaşlarla andım seni..!
Tek istediğim görmediğimiz çağlarda var olan efendim..!
Her dem gönülüm de ve gönüllerde doğ..!
( Ebubekir Mücevher) 

Kredi Kerizlikleri

Cehaletin denizlerinde yüzmesini bilmeyen yüzeyseller yalana sarılır. Ve yalan çoğu zaman beyaz gömleklerin üstündeki bir kravat gibi önü iliklenmiş ceketlerden sallanır.
Sessizliğimiz, suskunluğun kapısının anahtarı olmak arzusuna her zaman sahiptir.
Kitlelerin kilitlendiği bir pandora kutusu’da Zeus’un evlatlarının, mitolojik iklimlerinden kopup geliyor.
Söz dil nehrinin kıyılarındaki dimağ ağaçlarının altından akıp giderken, aklımın kenarında bir çizgi film tadındaki reklam yeşeriyor.
Hani hepinizin hatırladığı o meşhur reklam…! Hani şu kuş, eşek köpek ve tavuğun oynadığı reklam.
Ne diyordu bu şirin hayvancıklar hatırlatalım…
“Garantisiz kimse kalmasın bizce..!”
“Ne memur Cenk Bey…!”
“Ne de bizim Nemciye…!”
“Emekli Ali Amca ve de Esnaf Mustafa..!”
“Belediyeden Rızaaa…!”
“Haydi Haydi Eller….!” diye devam edip gidiyor..
Çizgi film, tadında sunulan bu reklamların temelinde ki yatan mesaj ve daha çocuk beyinlerine yerleştiren söz bir kardeşimiz tarafından şu şekilde kaleme alınmış..
“Kuş kadar beyninizle, eşek gibi kredi alacak, köpek gibi ödeyecek ve biz de tavuk gibi yolacağız”
Bir söz ancak bu kadar anlamını bulur ve gediğine oturur.
Cukkkkk…! 
Bunun dışında ekonomist yaklaşımları sergileyemeyeceğim, çünkü ekonomist olabilecek bilgi sahibi değilim. Amma velakin edindiğim kadarı ile Türkiye’de toplamda fiziksel olarak 53 milyar lira para vardır. Ama bankalarda 700 milyar lira gözükür. Bu paranın %90’ından fazlası hiç yoktur. Bankalar, kredi alıyorum diyen insanların sayesinde yoktan var etmişlerdir.
Eskiden kelime bölme oyunları oynardım kendi kendime. 
Örneğin Kül-t-ablası (Kültablası) gibi ve gıcıkça sorular sorardım kendime Kül-t-abisi neden yok diye evet.. Şimdi gelelim asli meseleye ki, kül olmuş bir ekonominin tozları bütün insanımızın üzerine birleşik faiz isimli kene olarak yapışıyor. 
Kırım Kongo kenesinden daha zararlı olan bu birleşik faiz kenesi, var olmayan bir paranın piyasaya girmesi şu demektir…! 
Dünyanız ve maddiyatınız süratle kül’e dönerken Kül(türlü) ağabeyler..! 
Ahretinizde Kül’e Dönüyor..! 
Kül(türlü) ağabeyler ve abaaalara duyurulur..!