18 Mart 2012 Pazar

Sinha ve Harfler


Öznesiz kaldım... ve özensiz...
Alfabem dağınık yokluğunda...
İçim'de harfler uçuşmakta sinha...
Yoksun ya , cümleler sensiz...

Yüklemlerini yüklende gel sinha...
Önce Bak...
Sonra Dokun...
Sonra Kokla...
Sonra gül...
Yüklemlerini eylemleştirde gel sinha...

Yeni bir Alfabe Kuralım Seninle, Harflerimiz Az Cümlelerimiz Çok Olsun...
Ve Üç Harfi Alfabemizde Yasaklayalım...
Ve Herkesin Adını Aşk Koyduğunu... Biz Yaşamayalım..

( Sinha ve Harfler ) ( Ebubekir Mücevher... )

Her Sabah Yüzünü Yıkadığın gibi...
Yüreğinide Yıka...
Bende bıraktığın yalnızlık kirini...
Ve yaşarken ölmüşüm fikrini...
Al Benden... Su gibi bakışlarınla Temizle Beni... ( Sinha ve Sabah...)

(Ebubekir MÜCEVHER.)

Kardan Adamlar Cumhuriyeti


İyi kararlar tecrübeden kaynaklanır.
Tecrübeler ise kötü kararlardan.
Ve Siz İçinde Kardan Adamlar Cumhuriyeti Kuranlar...
Kurtulun Burnunuzdaki , Havuçlardan...
Ve kurtulun, maddiyatla kirlenmiş avuçlardan...

Bir kelime bir cümle
Bir mısra bir kıta
Bir şiir bir kitap
Yetecek mi duygularımı hapsetmeye..?

Ve İşgale Uğramış Harflerim....Ve Betimsiz Betimlemelerimle ben Sinha...
Hala Seni Anlatmak için , Kaç Kitap Viranesinde Dolaşacağım... Elimde Kalemim daha kaç sayfanın karnını deşeceğim...

İşgale uğradım ben sinha.... Yüreğim artık özgür değil, gülüşlerim parmaklıklar ardında sinha...

Beni bıraktığın o iskeleye artık konmuyor martılar... ve O Şadırvanda Artık kabul olmuyor alınan abdestler...!
 — Gözyaşlarımın Objektifinde...'de.

Ç/alnımışlıklarımız çok büyük...! Toplumla Büyüyoruz.. Elalem Nederle Yatıp Kalktıkça , Elalemin Eline Bakan Bir Alim Oluyoruz... Kendi Düşünsel Düşlerimizi Kurmalı ve Kendi Cümle Bahçelerimiz Olmalı Artık... Başkalarının Fiilerini , Yüreğimizi Ezen Fillere Dönüştürmeden, Öznelerimizi Öznelleştirmek Durumundayız.. Dostlarım ( Ebubekir MÜCEVHER.)

Selam

Tek Başına İktidar Olmayacak Kadar Hükümet Olan , Demokrat ve Hipokrat İnsan :) Selamın Bile Bir Tedavi Ağrıyan Dostluklarıma :) 

Ekmeğin Arasına Ekmeği Katarak Yeme Doğasına Sahip Olabilirsiniz , Ama Sevgiyi Sevgiyle Yeme ve Yenme Şansına Sahip Değilsiniz , Herkes Kendi Öznel sevgisini Ortaya Koymalı... Başkasının Sevgisinden Beslenmeden.. ( Ebubekir MÜCEVHER )

Ben : Üşüyorum , içimde karlar üşüyor...
Sinha: Gerçekten mi ?
Ben: Gerçeklerim gerekçesiz seninle kaybolup gitti...
Sinha: Öyle Söyleme...Bugün Hayallerini Kazananlar Yarının Gerçeklerini Ortaya Koyacaklar...
Ben: Aşk'ta yarın varmı Sinha...
Ve sessizlik...

Çok insan Biliyorum... Zamanın Eleğinde Belleği maddiyat'a esir...
Ve Seni Biliyorum, beni ortadan ikiye bölen kesir..!
Bütün duygularım aç...
Sen Böldüğünden beri bilmiyorum kalanım kaç...!
Uykumun gidebileceği yolları biliyorum... Kaçtığında onu aradığımda , bulunduğum zamandan yıllarca uzakta, yada geride olacağını da biliyorum...! Uykularımı da alıp götürdün benden demeyeceğim , sana feda olsun herşeyim SİNHA... ( Ebubekir MÜCEVHER) ( Sinha ve İlk Ayrılış... ) 

Her Yüklemin Yüklendiği Şeyler Çok Farklı..
Belkide Bendeki Yüklem Sendeki Gizli Özneyi Bulabilir.. ( E.Mücevher..)

Kıvrımları Olmayan Kavramlı Güzelim...
Dudaklarındaki öpücüklerden çok zihnindeki düşünceleri sevdim...! ( Sinha..)
Taşra'dan Saraya Mektuplar... 
Sevgili Saraylı Saray... Endamını Entarilerinle Şuhlaştırdığın sen , bilmiyorsun belkide bahçede gördüğün çiçeklerin hiçbirini ben kendi tarlamda göremiyorum... Çünkü biz sizler gibi güllerle eğlenmeyecek kadar onlara kıymet veriyoruz... 
Gülün kokusunu çalıp mutlu olmaktansa, ekmeğin kokusunu soğana katıp yemeyi seviyoruz..
Sevgili saraylı saray, kaç bahardır bilmiyorum ama içimde bir korku var..
Korkma seninle alakası yok , havalar kötü ve başaklara yağmur değmiyor... Senin bahçendeki gibi bülbüllerde ötmüyor bizim dağlarımızda... 
Kargalardan korkuyorum , bütün yılın alın terini verdiğimiz başaklara dadanmasından.. 

Sinha ve Anlam

İçime Sindiğim için..
Kendime Çekildiğim için Gözyaşlarımı esir Ettiğim için..
Sin ha, Saklan ha , Asla Dışarı Çıkma ha... 
O günden Beri Hapsedilmiş Gözyaşlarımın Adıdır Sinha...!

Söz-3

Ve Sen Ben Olduğun Sürece Kendi Olamayan... 
Ve kendini Bulduğunda Beni Aramayan... 
İçimde Ürkütülmüş bir ceylan suya yanaşıyor...
Ve bin aslan pençesiyle Selama duruyor 
İşte orada başlıyor bütün kavgalar...

Anne

Anne; Nefesimizin nefsimizin içinde yetiştiği kafes.

Anne; Damladan, ete , etten kemiğe büründüğümüz muazzam bir fabrika.

Anne; üzerimize titreyen, gözleriyle büyüten, gönlüyle yeşerten mimar.

Anne; usanmadan gecesini gündüzünü feda eden bir hizmetkar.

Anne; ne yapılıp ne yapılmaması öğreten bir öğretmen.

Anne; nakış nakış ilmik ilmik bizi dokuyan bir sanatkar.

Anne; bize yollar çizen, bizi yollara iten ve hayatı gösteren ressam.
 

Serçe- ( Hikaye Denemesi )

Karanfillerin kana , yüreklerin infiale uğradığı bir çemberin içindeyiz… Çeperlerin’de ve ceplerinde onursallıklarını kazandıkları kapital nesnelerle, yeşillenen kara filizlerin ortasında…

Bir çiçek olmak ve çiçek kalabilmek çok zor biliyorum…

Ama; ne yazacağımı hiç bilmiyorum… Sadece satırlar arasında dolanıyorum, içimde katar katar kelimeler geçerken harfe ve cümleye yükleyemediğim binlerce kervan ilerliyor içimden..

Bitmek bilmeyen bu beyaz kağıt insanın gözlerini ve içindeki ateşi yakmaya yarıyor…

Bir şeyler aranırken kelimeler ve cümlelerin içinde, geçen gün gözlerime takılan bir görüntü düşüverdi aklıma, bir fırının cemakenine yerleştirilmiş sırasıyla ekmekler ve camın diğer tarafında o ekmeği kazanmak için hamleler yapan bir serçenin mücadelesi…

Ve kar dışarısı ve soğuk… o ekmeği elinle bırakmaya yeltendiğinde bütün açlıklarını unutup, kanatlarını çırpıp uzaklaşı verdi…
 

Söz-2

Gözlerine yatır Beni , Gözkapaklarını ört üstüme...!ÜŞÜYORUM. (Ebubekir Mücevher)

Bir Islık Iskaladı Ruhumu... ( Hikaye Denemesi)

Bir ıslık ıskaladı ruhumu… 



Geceler çaldı benden onurumu…



Gözyaşlarım ruhunun camına vururken ey aşk kızı… 



Geçmişle gelecek arasında yazıldı bu amansız sızı… 







Bulutların arasından başını kaldırıp yeryüzünü selamlamaya hazırlanıyordu güneş… Sokaklara sabahın ayakları değiyordu, kaldırımlarda gecenin ıslaklığı güneşle buluşuyordu..



Serçeler korosu yerini almaya başlıyordu ağaç sahnelerinde… Kısa ve tatlı kuş ıslıkları dalgalanıyordu sokağın içinde , mor menekşelerin kokusuyla birlikte ıslıklar ahenk katıyordu sokağın içine… 







Bu sokakta neler yaşanmamıştı ki… Düğünler ölümler bayramlar , ve her evde ciltlere sığmayacak hayatlar , acılar ve umutlar saklıydı sanki evler bir kitabın kapakları ve içindeki eşyalar sayfaları gibiydi , insanlar ise o hayatın koşturan harfleri.. cümle olma çabasında yaşama telaşesinde hayatın ucundan tutunma çabasında idi..







Evlerde insanlar gibiydi , sokağın başındaki şu beyaz boyalı ev sokağın dedesi niteliğinde idi , Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyordu , cumbasında her zaman mahallenin yaşlısı Nazif Dayı oturur , yanında marpucunu elinden düşürmediği , nargilesi ve anıları vardı yudumladığı , pencereden geçmiş zamana yaşanan hatıralara gözlerinden yollar gidiyor ve dilinden hey gidi zamanlarla başlayan türküler… 







Nurlu sakallarından , ve gülen yüzünden Nurşani’li sözler dökülüyor , kısık ve nağmeli..







“ Gün akşama döndü gülüm , Bir Selam Sal Sabah Olsun…



Gökte bulut yandı gülüm , Bir Selam Sal Sabah Olsun…



Bir Selam Sal Güneş Doğsun..”







Beklentileri olurdu insanların , zamanın asla tükemediği bir şeydi beklentiler, hayat bir yolsa bu yolda hep beklenirdi bir şeyler… 







Akşam olur kapılar örtülürdü , sonra umutlar uyutulurdu gözlerde.. Normal bir ironinin içinde bu mahallenin en acaip dairesinde kapalı perdeler arkasında bir kız üşürdü..







Issız cümleler üşürdü içinde , ver kar düşerdi düşüncelerine , saçlar ormanında beyaza dönerdi bütün siyah umutlar.. 







Yalnızlık düşerdi arasıra ruhunun kıvrımlarına , yalnızlığı ile baş başa yemekler koyardı sofrasına , sonracıyla yutkunup boş sandalyelerde gözlerini gezdirirdi , duvarların arasında kaybolmuştu , duvarlar vardı. Acının ve öfkenin ve kötü bir dünyanın içinden kaçıpta saklandığı zindana benzeyen duvarlar , kapalı kapılar ardına saklıyordu dünyasını , her şeyi bir muamma ve her şeyi bir gizem olarak büyütüyordu içinde… 







Buğulu gözlerinde hasret yudumlardı , sanki bu mahalleye yabancı , kendi yüreğinde gezinen bir insandı… 







İsmi acıya ve aşka ve umuda eş , Sinha idi… 



Güneşin perdelere inat içeri sızma çabaları arasında, bulutları andıran mavi çarşaflı yatağında, ilk sızan ışıkların öpücükleri ile uykusunun en derin yerinde sabahın ağır tahriğine maruz kalarak kıvranmaya başladı… Saçları yatağın üzerine dağılmış, geceliği bacaklarından sıyrılmış… alnına yağmur damlaları gibi terler yağmıştı…



Beklide bir kabusun içinden çıkıyordu… beklide heyecanlı bir sevişmenin rüyasından uyanmak istemezcesine gözlerini kapatıyordu sımsıkıya kim bilirdi.. Geçmişle geleceğin arasında ezilmişcesine bir yorgunlukla gözlerini aralamaya çalışıyor , ama gözleri sözlerini dinlemiyormuşcasına bu dünyaya hiç göz açmak istemez gibi , kapanıyordu… 



Hafifce doğruldu yatağın içinde , ellerini yüzüne kapadı , gözlerini ovuşturdu… sonra ayaklarını yatağının kenarından uzatarak… Geleceğin adının acı olduğunu hissettiği her güne uyandığı gibi uyandı… içinde gene bir sızı vardı… 



Kim bilir belki de her zaman ki gibi bu sızının adı YALNIZLIK’tı… 



İpeksi geceliğin içinde ipeksi adımlar atan bir ceylan gibi… balkona doğru yürüdü , kendini mutlu ettiği tek yere… çiçeklerine ve saksılara mahkum olmuş güzel kokulu güllere doğru yürüdü… O Yürüdü gül kokusuda onunla beraber yürüdü… 



O Yürüdü menekşeler , bütün umutlarını açtılar , o yürüdü baharlar yürüdü… 



Kalktığından beri ilk defa yüzüne bir tebessüm konmuştu… Esnedi , meltem rüzgarların esişi gibi… gerildi ve bütün gerginliğini üstünden atarcasına… Cam Balkonun penceresini açtı…



Güneş ve soğuk hava okşadı yanağını , bütün tenine doldu o soğuk mutluluk… Sıcacık oldu birden içi… Yeni bir sabahın umuduyla… 



Balkondan mutfağa doğru yürüdü , ocağa emektar çaydanlığı yerleştirdi , ve kibriti tutuşturdu.. durdu düştü ne acılar demlemişti bu çaydanlıkta , nice şekerler katmıştı.. bardağına .. 



Çaydanlık ve bardağın ilişkisini kendisine benzetti , hayat ona acılar dolduruypor, oda bu acıların içine şekerler katarak mutlu olmaya çalışıyordu. Böyle demişti kendine , sonra güldü birden kahkaha ile kendi kendine…



“ Deliriyorsun … “ dedi kendine defalarca belki de… “ Deliriyorsun … Deliriyorsun… Deliriyorsun ..” 



Kitapların yanına konuşlanmış Eski Model Rus Radyo’sunun kulağını kıvırdı… onunda çok acaip bir hikayesi vardı.. o hikaye bir flim şeridi gibi aklının ucundan geçti… ama o hikayeyi radyodan çalınan müzik bozdu…



“Karanlıklar içinden şafakla gel günle gel

Kan va barut içinden dirençle gel kinle gel

Gel gülüm gel..

Gel ki geceler çatlasın..

Gel ki Şafaklar Tutuşsun..”



İçinden bir şeyler çağırıyordu bu müzik sanki , kapılıp gitmişti müziğin sözlerine … kendiyle kavga ediyordu.. belli oluyordu…. Bir kaçtığı ben varken birde dünyanın ona dayattığı bir ben vardı…



Bu hissetti ve içi acıdı biraz daha ..

Söz-1

İnsan Ruhu , Nuh'un Gemisi Gibidir... Kargaları da Bülbülleride , Aslanlar'ı ve Çakalları'da içinde Taşır...  (Ebubekir MÜCEVHER)

( Deformasyona Uğramış Kadınlar...)

Ancak Aynalar Seni Görür ve Aynılar...
İnsanlardan daha çok seni tanır ayılar...
Ayrımlarını kıvrımlarına yerleştiren..
Güzelliğini makyajın rengiyle örten
Bil ki... 
Aynaya baktığın senle...
Kadınlık birbirinden çok uzaktalar..

SİNHA

Sözler Yazıyorum , Özüme Adını Yazdığından Beri , Eskiden Yağmurlar Olurdu , Şimdi Yağmurların Sahibi Benim , Gözlerimde Bulutlar Geleceğini Düşündüğümde Umutlar Dökülüyor Çehremden...

SİNHA



(Sinha ve Sesleniş... )
Tersten Okuduklarım Doğruydu , Düz Gittiğim Yolların Sonu Hep Eğri..! 
Ben Değer Verdikçe Yitirdi Değer Verdiklerim Değeri...! ( Sinha..)

Fıtrat Fırtınaları


Gönlüme düştü yüreğin hayalinden, bakışlara uçuşan kuşlar kanatlandılar, senin olduğun diyarlara doğru…

Alev alev çöl kumları avuçlarımda, seraba ve hayale yürüyorum…

Kum fırtınalarının ortasında, fıtratların yakalandığı fırtınalara doğru keskin bir çığlık patlatıyorum…
Geçmişin izlerinde yürüyorum, ve ahu vah etmeden geçemiyorum…!
Soğuk ve karanlık gecelerde dava için, sıcak yataklarını bırakıp, demir direklere tırmananlar, meydanları dolduranlar vardı.. Tazecik yavrularını sıcacık anne kucaklarına emanet edip, geceleri mesken tutan, yağmurlu havalarda diyar diyar kapı kapı gezen ağabeylerimiz ve babalarımız vardı..
Biz vardık en büyük şuurla, günleri haftaları, ayları bazen devirip, çalışırdık çabalardık inandığımız düşünceler için…! Hak davamız derdik, ve feda ederdik canı cananı…

Ne değişti bilmiyorum… Eskiden meydanlarda idi siyaset, kapı kapı gezmedeydi, anlatmadaydı, cihattı anlatmak tebliğdi doğruyu söylemek ve vazife bilirdik.
Çoğunuz belki anımsayacaktır… Binlerce garibin, dişinden tırnağından ve terinden artırdığı ile Akyokuş tepesine bir televizyon direği dikilmişti…? Onun açılışında hala unutamadığım bir olgu vardır.

O açılış yapılırken binlerce insan o tepeye doğru çoluk çocuk, kadın erkek, herkes o tepeye yürüyerek tırmanarak yüzlerde hoş bir sevinç ve heyecanla koşmuşlardı…

O zaman fıtratlar sağlamdı gönüller fırtınaya uğramamıştı… Niyetler temiz bakışlar ferasetli idi.
Şimdi ise gönüller yorgun mideler geniş…! Bir papaz Türkiye’de domuz eti satılması gerekli dese meydanlara çıkardı insanlar…! Haddini Bil derdi…! Sen kim oluyorsun bre derlerdi…
Şimdi ise bunu kendi devletimiz söylüyor…! Ama gönüller sessiz, vicdanlar çok rahatmış gibi ne var canım bunda, “ Yiyen ve yemeyen belli olsun.” Diyerek kendini lafın ve sözün darağacına çekiveriyor…

Yanlışı ve doğruyu asla ve asla değiştiremezsiniz, eğri düzün üzerinde de de eğri durur… ! Ama bizim milletimiz, doğru gördüğünün eğrisini bile savunur… Bir kere o doğrudur, ondan doğan her tutum, her davranış ve her yasa doğrudur.


Keyiflerimizin ve kahvelerimizin eşliğinde, höpürdeterek seyrediyoruz…! Meydanlarda olması gerekenler medyalarda şekilleniyor… Ama çok büyük bir tiyatro döndüğünden kimse işkillenmiyor..

Ey insanlar Ashabı Keyf oldukça bizler, kemiyetlerimizi, kendi emniyetleri için kullanmaya devam edip Ali Kıran Başkesen’lik eden Başlarımız olacak ve uzay çağına doğru adım attığınızı düşünseniz de, bir ayağınız ham çarık kıl çorapta kalmaya devam edecek.

Sistemin bir tarafından prangalanmışsanız, ve sizi başka marangozlar planyalamışsa ve bu ülke üzerindeki planlar başka masalarda yapılıp size dayatılmışsa. Siz bir Pinokyo’nun tiyatrosunu seyretmektesiniz demektir.

Seyriniz ve seyir defteriniz alkışlar ve askeri ayak vurmalarla yürümesin…!

Gerçek penceresinden bakın….! Pembe panjurlarınızı bir kenara bırakın..!

Esas oyun ve planlanan nokta, hazmetmeyen milletin, hazmetmediklerini hazmettirmek için azmettirmekte oldukları kişiler kim olursa olsun, Süleyman olsada değişmez, Kemal yada Recep olsada değişmez… Siyaseti isimler değil fikirler yapar ve bu ülkede fikri sabit ve fikri sadık tek bir görüş var.
Ve o görüş asla ve asla keyfiyetine düşkün olmamalı… Yoksa diğerleri kimi kemiyetsizleşirler.

Keyfiyetine düşkün olanlar kemiyetlerini kaybederler..! Kemiyetlerini kaybedenlerin iyi niyetleri ve cemiyetleri kaybolmuş demektir.
Yazı toplam 798 kez okundu.

Sen...


Sulara karşı ürkek adımları ile ceylanlar gezinirken, gözlerimi yürüttüğüm bir nefeslik ağaç gölgesi altında bir karıncanın karnını yarmıştım… ve sonra beynim ikiye yarıldı…
 
Toprak ile suyu birbirine karıştıran, ve balçığı insan yapan SENSİN
 
Balçığı ADEM (a.s) yapan sen, ADEM (a.s) ’i elmayla imtihan eden ve ateşi, gülü , ağacı ve dalı, sonra o koparılmaması gereken meyveyi yaratan SEN…
  
Karıncanın karnında, NUH (a.s) gördüm, ihtiyar haliyle senin yolunda, görevini yapma çabası göstermiş ve bütün umutları tükendiğinde, senin emrettiğin gemiyi yapmaya başlamış bir haldeydi… Dalgalar yükselmişti…
  
Gemi SEN...
 
Gamı bırak ey Nuh (a.s) diyen SEN...
 
Sağlam bir sahil SEN...
 
Lut (a.s) gördüm, kavminin ahlaksızlığına karşı, onları uyarıp, kavimden utanırken ve helak tufanı bu sefer ateşlere dönüşürken…
 

Patlayan lavlardaki ateş SEN…
 
İbret bırakan SEN… İbaret olan SEN…
 
İbrahim’i gördüm, güneşe bakıyordu, büyüklüğüne azametine, gece olunca aya döndü yüzünü, sonrada hepsinden kaçarak senin büyüklüğünde açtı gözünü…
 
Aratan Sen…
 
Bulduran Sen…

Lokmanı gördüm, bir nehirin kenarında dertleri suyla temizliyor gibiydi…
 

Su Sen…
 
Dert Sen…
 
Deva Sen…
 
Nefes ve Şifa Sen…
 
Bu alnına aşkın çivisi çakılmış adamda kim ?
 
Kimin gücü yeterki dağları delmeye..?
 
İşte ozaman anladım, Dağ senmişsin, Ferhat senmişsin ve her şeyden şirin olan sen…
 
Kuyudaki melek yüzlü Yusuf (a.s) Senmişsin ?
 
Sabırda Eyyup (a.s) Sen..
 
Bir kuşun kanat çırpışında, bir çiçeğin kırmızısında, bir karın beyazlığında, her şeyde sen..
 
Her şey senmişsin hiçbir şey olan ben…! Hiçliğimi buldum Her şeyim Ol Birtanem…!
Yazı toplam 674 kez okundu.