22 Nisan 2012 Pazar

Kuş Bakışı


Sadece bir kuş olmak geçiyor içimden, hayallerimin gökyüzünde, çırpınmalı diyorum kanatlarım, kanatlarım öylesine güçlü olmalı ki çırpmalıyım sürekli durmadan konmadan maviliklerin içinde kanatlanmalıyım?
 
Gagasında sevimli gülüşü, yükseklerde uçuşunda yüksek kibri ve kendini beğenmişliği taşımadan, uçmalı ve kan deryası olmuş her yere bir tutam zeytin dalı götürüp barışa vesile bir yudum katkım olmalı…!
 
Kargalar gülümseyip dalga geçse de, senin ki ufak bir kanat çırpması, beceremezsin yapamazsınlar ile minicik kalbimi karartmaya çalışsalarda. Bütün kararmış karga fikirli “gak gak” ve “lak lak” abidelerine inat en güzel şakıyışlar ve şarkılarla uçmalıyım…
 
Bir kuş olmalı, Mimar Sinan’ın yaptığı minarelere konmalı, meydanlara inmeli ve uçuşumla konuşumla, ötüşümle, insani yüzlere gülücükler vermeliyim?
 
Ayasofya’ya konmak için, izin mi istemeliyim?  Beyazıt Meydanında Polis’lerden jop yer miyim?
 
Acaba Rahman ve Rahim olanın bana vermiş olduğu, beyinle dalga geçip “Kuş Beyinli, Örümcek Kafalı” deyişlerine karşı, sabır edebilir miyim?
 
Hangi kafese koymak istiyorlar beni? Neden tüylerimi yolmak istiyorlar ki?
Bilmiyorlar mı? Bir damla gözyaşı akıtsam ölürüm, ufak bir saçmanın, değişinde kalpcağızım duru verir…
Neden saçma sebeplerle, benliğimi delik deşik ederler ki? 
 
Gökyüzünde de kamusal alanlar var mıdır? Büyük yerlerden gelen emirler, tüküren ağızlardan “Emir büyük yerden” diye yüzlerimizi kirletir mi? İnsafsızca tartaklanır mıyız?
Sonra öz vatanında garip olup öz vatanında pary(ç)alanır mıyız? Hep içli içli ağlar, şen gülüşleri, ıhlamurların çiçek açma zamanına mı bağlarız? Sahi olur mu bunlar bize de yaparlar mı ?
 
Söyle bana ey toprak kokulu insan?  Söyle bana yeryüzünün halifesi, yaratılmışların en şereflisi gökyüzünün maviliğinden, gördüklerimi bana da yaparlar mı ?
 
Dokunuyor bana biliyor musun? Senin gibi şerefli ve ahlaklık bir varlığa, benim adımı kullanarak hakaret etmeleri, kuş olmaktanda uçmaktanda, hayatımın sonsuzluğu olan şu gökyüzünde şen ötüşler taşımaktanda nefret eder oldum!
 
Bazen şu devekuşu’na imrenmiyor değilim. Başımı toprağa gömsem ve görmesem diyorum kendi kendime, ama gözlerin görmesine hacet yok, çünkü yürekçiğim çok ince bir sızı taşıyor!
 
Siz Vareden’in varlık binasının tuğlaları, siz mesuliyet yüklenememiş, dağlardan daha engin insanlar...
 
Bizim kanatlarımız varsa, sizin kanaatlarınız var, duygularınız, sevgi ve aşkla dönen kalpleriniz, zalime karşı kullanabileceğiniz, elleriniz, haksızlığa karşı susmayacak dilleriniz var!
Neden susuyorsunuz, neden nefessizce seyrediyorsunuz? Neden benim yüreğimi, gözyaşı sellerinde boğuyorsunuz?
 
Ben kuş beyniyle bunları söylerken, siz o kutlu dimağınızdan, neden derin bir düşünce iklimi var etmiyor, neden dalına konabileceğim gülleri kurutuyorsunuz, neden aşkıma mani oluyorsunuz?
 
Güller’in ve gönüllerin efendisi kızmaz mı size?  Ümmetinin, imanın en zayıf raddesinde buğz’un buz dağlarında soğuklaşmış imanlarına üzülmez mi?
 
 
Kuş’um ben, minik narin ve zarif..
İnsan’sın sen, düşününce arif…
Hala’da insafsızca taşlamada taif…
Bu bir sitemdir, ince mukabilince naif..?
 
Bir kuş’un kanadından nağmeler düştü bu sefer “beyaz gönüle” sevinin, dağlar taşlar, kainat, kuşlar bile insan için gözyaşı dökmede..?
 
Hani gökkuşağı gökyüzünü renklendirir, rengarenk eder ya…!
Gözyaşları ile, gönüllerimiz renklenmede…! 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder